8 Temmuz 2013 Pazartesi

Bir Alışverişkoliğin Gezileri: Milano

Etek/Skirt: Mybestfriends, Bluz/Blouse: İpekyol, Sandaletler/Sandals: Uterque, Çanta/clutch: Yargıcı




Buongiorno amici :) Gezinin en heyecan verici duraklarından Milano'dayız. Milano'nun Avrupa'nın moda başkenti olması, lüks mağazaların sıra sıra dizildiği ışıltılı caddeleri bir moda bloggerının heyecanlanması için yeterli. Bir de üzerine enfes pizzaları, risottoları, tiramisuları, Toscana şaraplarını ekleyin, işte Milano böyle bir yer. Yine de gidecek olanların hayal kırıklığına uğramaması için bir noktanın altını çizmekte yarar var. Milano, kuzey İtalya'da ve İtalya'nın kuzeyi, güneyden oldukça farklı. Kafanızdaki İtalya resmi, neşeli, tatlı haylaz İtalyanlar, İtalya'nın güneyinde. Milano, İtalya'nın iş merkezi, bu yüzden burada  "Dolce Vita" yaşayan İtalyanları değil, Maslak profiline benzeyen plaza insanlarını göreceksiniz. Kuzey İtalyalıların fiziksel görünümleri bile farklı, Türkler'e benzeyen esmer İtalyanlar güneyde, Milanolular genelde sarışın ve mavi gözlü.

Buongiorno amici :) We are in the most exciting city of our trip: Milan, which is the fashion capital of Europe. It is not surprising to be influenced by Milan as a fashion blogger, but fashion is not the only reason to love Milan. Risotto, pizza, tiramisu and Tuscany wines are as inspiring as Gucci, Bottega Veneta and Versace. Milan is in Northern Italy and it is different from Southern Italy. The Italy image in our minds (Dolce Vita, lazy and cute people, crowded and noisiy big families) belongs to South, Milan is the business center of Italy,thus, people doesn't making siesta here, they work hard in their offices. 

Duomo, Milano'nun sembolü olan, gotik ve görkemli bir katedral.

Duomo, the symbol of Milan, is a gorgeous and gothic cathedral.



Galleria'da öğle yemeği molası, taş fırından çıkmış dört peynirli pizza ile ziyafete dönüştü :) Galleria, ya da uzun adıyla Galleria Vittorio Emanuele, dünyanın en eski alışveriş merkezi. Milano'ya gelen turistlerin mutlaka uğradığı bu tarihi alışveriş merkezi 1868 yılında yapılmış ve bugün hala lüks mağazalar ve şık restoranlarla günü her saati dolup taşıyor.

A lunch break in Galleria, my favourite pizza, Quattro Formaggi was yummy. Galleria or Galleria Vittorio Emanuele is the oldest shopping mall of the world which was built in 1868 attracts tourisits with luxury brands and elegant restaurants.

Yine Milano'nun simge yapılarından biri, Castello Sferzesco.

Another symbol of Milan, Castello Sferzesco.




Akşam yemeği için önerim kesinlikle Ristorante Papa Francesco. Duomo'ya yakın ancak turistik, çakma İtalyan restoranlarından değil, gerçek bir aile işletmesi. Garsonumuzun da tavsiyesini alarak deniz taraklı ravioli aldım ve bayıldım. Tatlı olarak da bir İtalyan klasiği olan tiramisuyu seçtik ve tadına doyamadık. Tek pişmalığımız oldu, o da ikinci gecemizde de buraya gelmemek, farklı yer deneyelim demek. Bir daha Milano'ya gelirsem kaç gece kalırsam kalayım her gece buraya geleceğim.

Milano'dan bu kadar, Como Gölü'nde görüşmek üzere kendinize iyi bakın canlar!

I strongly recommend to go to Ristorante Papa Francesco for dinner. It is not a touristic restaurant, a family owned real Italian restaurant. Upon the recommendation of the waiter I chose ravioli with cream sauce and it was yummy. Of course, we didn't leave the restaurant without eating tiramisu which was fab!! 

See you in Como :)

7 Temmuz 2013 Pazar

Bir Alışverişkoliğin Gezileri: Geneva- Lausanne- Montreux




 Şort/Shorts: Koton, Tshirt: İpekyol, Çanta/Bag: Furla, Sandaletler/Sandals: Uterque

Cenevre'de keyifli bir Pazar sabahından merhaba :) 2 hafta önce Pazar çekilen bu fotoğrafları sizinle yine güzel bir Pazar günü paylaşmam hoş bir tesadüf oldu. Cenevre, İsviçre'de en sevdiğim şehir oldu. Benim bir şehri sevmem için ön şart, denize kıyısı olmasıdır, Cenevre denize kıyısı olmasa da Leman gölü sayesinde deniz kıyısındaymış numarası yapıp kendini sevdiriyor. Cenevre, İsviçre'nin Frankafon bölgesinde, ancak sokaklarda cafelerde sık sık İngilizce konuşulduğunu da duyacaksınız, şaşırmayın, sebebi Cenevre'de yaşayan çok sayıda Expat olması.

Hello from a nice sunday morning in Geneva :) This photos were taken 2 weeks ago, on a Sunday morning. Geneva became my favourite city in Switzerland. I always think that I cannot live without seeing see, so I don't like cities far from coast, but I love Geneva thanks to Lac du Leman. Geneva is in Francophone Region of Switzerland, but you will hear Englisg words frequently, because many expats works in Geneva.




Cenevre'den sonraki durağımız Lozan'dı. Lozan Antlaşması'nın imzalandığı oteli ve heyetin kaldığı oteldi gördük, göl kıyısında harika bir gül bahçesi görünce " Güllerin içinden canım, koşarak koşarak gel bana geeeeel" dedik. Biraz İnönü'yü, biraz MFÖ'yü andık.

Our second destination was Lausanne. Streets of Lausanne were empty baecause it was Sunday. We could not find anything to do except walking by the lake and taking photos of beatiful roses.


 
Lozan'dan sonra, Cumhuriyet tarihinden önemli bir başka şehre, Montrö'ye geldik. Pazar günü olduğundan Montrö de diğer şehirler gibi boştu, bu yüzden hakkında çok fazla söyleyecek birşeyim yok maalesef.

After Lausanne, we came to Montreux, which was empty like other cities.


Günün son durağı Chillon Şatosu'ydu. Chillon Şatosu, İsviçre'nin en çok ziyaret edilen tarihi eseri. Yapım tarihi tam olarak bilinmese de 10. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor. Şato, 12. yüzyıldan itibaren Savoie Hanedanı tarafından kullanılmış. Kuşatmalarla hiç ele geçirilememiş olan şato, antlaşmalarla el değiştirmiştir. Bu kadar tarih dersi yeterliyse, size ve İsviçre'ye şatonun yukarıdan görünümüyle veda ediyorum, Milano'da görüşmek üzere.

Our last stop: Chillon Castle which is the most popular historical place in Switzerland. It is predicted that the castle was built in 10th century. After 12th century, Savoie Family lived in the castle. If this history lesson was enough, lets have a look at the castle. Good bye Switzerland, hi to Milan :)


3 Temmuz 2013 Çarşamba

Bir Alışverişkoliğin Gezileri: Bern





     Elbise/Dress: Batik, Sandalet/Sandals: Uterque, Çanta/Clutch: Yargıcı, Küpeler/Earrings: Massimo Dutti
  
"Alışverişkolik Seyahatte" serisinin ikinci bölümünde Bern'deyiz. Yaygın kanının aksine Zürih, İsviçre'nin başkenti değil,  başkent Bern, ancak finans merkezi Zürih, genelde Bern'i gölgede bırakmış. (Pekçok yabancının Türkiye'nin başkentini İstanbul sanmasına benzer bir durum). Aare nehrinin harika manzarası, Ayı çukuru, sivri çatılı ve hepsinin balkon ve pencereleri çiçekli tipik İsviçre evleri Bern'i sevmenize yetiyor.

After Zurich and Luzern, in our second day, we were in Bern, capital of Switzerland. Because Zurich is the center of finance, most people think that Zurich is the capital, but it is wrong. (Like the situation of Istanbul and Ankara). Aare River, lovely houses with typical Swiss roofs and flowers in their balconies and windows, Bear Park are reasons to love Bern.


Hep böyle kocaman bir ayıcığım olsun isterdim :)
I always wanted such a big teddy bear :)

Bu da canlısı ama ona sarılıp poz vermeye pek cesaret edemedim :)
And this is the real bear but I could not dare to hug him :)

Fondü, Bern'i ve İsviçre'yi sevmek için bir başka neden...
Fondue is another reason to love Bern and Switzerland...

2 Temmuz 2013 Salı

Bir Alışverişkoliğin Gezileri: Zürih& Luzern








    Pantalon/Pants: Twist, Tshirt: Mango, Sandaletler/Sandals: Uterque, Çanta/Clutch: Charles&Keith

Uzun bir gezi yazıları dizisinin ilk postuna hoşgeldiniz :) 8 günlük gezide ilk durağımız Zürih'ti. Uçaktan iner inmez kendimizi Zürih sokaklarına attık. İzmir'den aktarmalı gidince tüm gecemiz havaalanlarında geçtiğinden sabah Zürih'e vardığımızda harap ve bitap haldeydik ancak hiç çaktırmadık-belki dağınık saçlar ve buruşuk tshirt saatlerdir uçaklarda süründüğümüzü çaktırmıştır- 8 saat uyumuşçasına oradan oraya zıpladık, enerjimiz tükendiğinde müthiş İsviçre çikolatalarıyla doping yaptık (İsviçre'de geçen 3 gün tamamen çikolata, peynir ve şarapla beslendik, orada olup bunlar dışında birşey yemek ayıptır, yazıktır dedik :))Zürih'te sadece bir gece geçirdik ve elbette azdı ama güzel, temiz ve düzenli caddeleri, kanal kenarındaki şirin cafeleri ile bir gecede bile kendini sevdirdi (evet bunda adım başı karşımıza çıkan chocolatier'lerin de payı büyüktü). Tek kusuru tüm İsviçre gibi çok pahalı olmasıydı, İsviçre'den İtalya'ya geçince herşey o kadar ucuz geldi ki, kendimizi petrol kralı sandık :)

İlk gün tek gördüğümüz şehir Zürih değildi, buralara kadar gelmişken Zürih'e 1-2 saat uzaklıktaki Luzern'i görmeden geçmek istemedik, iyi ki de görmüşüz, Luzern'i Zürih'ten bile daha çok sevdim, çok sevimli bir şehirdi. Çiçeklerle süslü ahşap köprüleri, nehir manzarası, hepsi süslü, tablo gibi işlenmiş evlerine bayıldım. Luzern'den birkaç kare ile postu bitirip, Bern'de görüşmek üzere diyorum :)

Hello from the first post of my Switzerland-Italy-France trip. Our first destination was Zurich. Due to long hours in airport and plane we were totally exhausted in Zurich. Luckily, yummy Swiss chocolates helped us to be full of energy again. (I must confess that I only ate chocolate, cheese and wine when in Switzerland) We stayed only one night in Zurich, it was not enough to discover the city nevertheless;we loved the city, its neat and clean streets, riverside cafes and chocolatiers. The only thing I didn't like about Zurich was high prices.

After a Zurich trip, we went to Luzern, which is 2 hours from Zurich. I loved Luzern even more than Zurich. It was a lovely city with a perfect river view, wooden bridges and beautiful old houses. Here are some pics from Luzern, hope you enjoy and see you in Bern.






30 Haziran 2013 Pazar

Just Arrived!


1 aylık uzun bir aradan sonra yeniden aranızdayım canlar. Pekçoğunuz gibi benim de içimden gelmedi, "Şunu giydim, bunu yaptım, buraları gezdim" demek. Yaz mevsimini tatsız karşıladık, hep yüreğimiz ağzımızda takip ettik gündemi. Bu konuda söyleyeceklerimi bir önceki yazımda uzun uzun anlatıp içimi dökmüştüm, o yüzden uzatmayacağım. Artık daha güzel şeylerden konuşmanın vaktidir. Evet çok can yandı ama bu ülkede artık daha güzel şeyler oluyor, olacak. Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağına dair; güzel günler, güneşli günler göreceğimize dair bir umut var içimde. Belki de güneşli, güzel; insanların mutlu olduğu, özgür olduğu, gülebildiği ülkeleri gezip geldiğim içindir. Yolculuk, biraz uzaklaşmak her zaman iyi gelir, bana da iyi geldi. Zürih'te başlayıp, Nice de biten (Zürih-Luzern-Bern-Cenevre-Lozan-Montrö-Milano-Como-Lugano-Portofino-Cenova-Cannes-Monaco-Antibes-Nice) uzun bir yolculuktan sonra dün sabah İzmir'ime, bugün de bloguma döndüm. Siz de bu kasvetli Haziran'dan sıkıldıysanız, biraz nefes almak, biraz mavi, biraz yeşil görmek istiyorsanız, tatil postları yarın başlıyor, beklemeden kalın :)

Herkese iyi pazarlar :)

After a looong holiday, finally I arrived home yesterday. The  trip started at Zurich and ended in Nice. If you want to look at my photos from Switzerland, Italy and  Cote d'azur, stay tuned :)

Have a nice Sunday :)

3 Haziran 2013 Pazartesi

#OccupyGezi

Bu bir moda yazısı değildir. Bir gazetecinin ya da siyasetbilimcinin, sosyologun gündem analizi hiç değildir. Bilmediğiniz duymadığınız gerçekler ya da twitter ve facebookta yazanlardan çok farklı bir yazı da değildir. Nasıl garip günler yaşıyoruz ki, görevi gerçekleri yazmak olan gazeteciler değil, bir moda bloggerı yazıyor bunları. Sana mı kaldı diyen olursa, evet maalesef bana kaldı. Keşke özgür medya kalemini keskinleştirip yazsaydı herşeyi de biz de okusaydık, bunları anlatmak bize kalmasaydı. Bir haber kanalında ülke gündemi kaynarken penguen belgeseli yayınlanması yadırganmıyorsa, bir moda blogunda da siyaset ve gündem yazısı pekala olabilir dedim ve başladım içimi dökmeye. Evet, dediğim gibi bu sadece bir iç dökme yazısı, bunun ötesinde bir amacı yok. Ben ki bugüne kadar facebookunda bile herhangi bir siyasi paylaşımda bulunmamışken, bugün olanları görünce "Haksızlığın karşısında susan dilsiz şeytandır" sözünü hatırlayıp yazmak istiyorum. Kafam ve duygularım öyle karışık, söylemek istediklerim öyle çok ki, muhtemelen bu yazı da böyle olacak: Karışık ve uzun. Nereden başlayacağımı bilemiyorum, sonuçta ilkbahar yaz modası değil konuştuğumuz, bir cümle kurarken iki kez düşünmeli insan. Ben de öyle yapmaya çalışıyorum.

Girizgah fazlasıyla uzun oldu sanırım, artık düşündüklerimi bir toparlamalıyım. Nereden başlamalı? Herşey Gezi Parkı'ndaki ağaçların kesilmek istenmesi ile başladı madem, ben de oradan başlayayım. Üç tane ağacın kesilmesi ve şehrin göbeğindeki Gezi Parkı gibi bir vahanın yok edilmesi, binlerce kişinin harekete geçmesi için yeterli bir sebep değil midir? Bence yeterli bir sebep, ancak keşke tek sebep bu olsaydı. Bardağı son damla değil, ondan önce dolan damlalar taşırır aslında. Halkın sabrını taşıran da sadece Gezi Parkı'nın yok edilmesi değil, halkın büyük bir kesiminin yıllardır yok sayılmasıydı. Sonuçta ciddi meselelerdi bunlar, senin benim gibi üç beş çapulcuya mı sorulacaktı, biz bilmezdik, büyüklerimiz bilirdi. Bu ülkede iktidara oy vermeyenlerin yıllardır söz hakkı yok, tepkileri hiçe sayılıyor, adam yerine konulup dinlenmiyorlar, oy vermeyenin anasını da alıp gitmesi, etliye sütlüye karışmaması bekleniyor. Örneğin eğitim sisteminde ciddi değişiklikler yapıldı, hiçbir anneye sorulmadı "Sen çocuğunu 5 yaşında okula göndermek istiyor musun? diye. Haydi anneye sorulmadı, pedagoglara da sorulmadı. Taksim meydanı için "ucube" bir proje yapıldı, 3. köprü yolda, İstanbullu'ya sorulmadı "Nasıl yapalım?" diye. Haydi İstanbullu'ya sorulmadı, şehir planlamacılarına da sorulmadı. Daha onlarca böyle örnek verebilirim ama uzatmayacağım. Bu ülkede yaşayan herkes, özellikle iktidarı desteklemeyenler kendilerini önemsiz hissetti, bu ülkenin üvey evladı oldu, küçümsendi, sesleri biraz yükselse susturuldular. Özgürlüklerinin gitgide kısıtlandığını ve yaşam tarzlarına müdahale edildiğini hissettiler. Kaç çocuk doğuracakları ve ne şekilde doğum yapmaları gerektiği, hangi diziyi izleyecekleri, saat kaçta içki içebilecekleri bile dikte edilmeye başlandı. Kim miydi bunlar? Sağcılar, solcular, Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, Fenerbahçeliler, Galatasaraylılar... Bunca zaman iktidardan farklı görüşe sahip olan herkes ortak bir amaç etrafında toplandı Gezi Parkı'nda. Hayır bu ortak amaç ne hükümeti devirmek, ne devrim ne de darbe. Ortak amaç demokratik bir düzen, daha fazla özgürlük, sesini duyurmak, yok sayılmamak, kararlar alınırken adam yerine konulup  önemsenmek. "Bu ülkede ben de varım, sana oy vermedim ama senin yönettiğin ülke sadece sana oy verenlerden ibaret değil, sesimi duymak zorundasın" demek. 

Buraya kadar herşey çok güzel, yanyana gelmez denen binlerce insan omuz omuza gelerek, asla şiddet kullanmadan birlik olup, medenice haklarını aradılar. Ne belli bir partinin sempatizanıydılar, ne örgüt üyesi ne de terörist. Okulundan çıkan liseli, matematik kitabını kapatmış üniversiteli, bilgisayarını kapatmış beyaz yakalı plaza insanları,  yemeğini pişirip ocağını kapatmış ev hanımları... Neden bu kadar korkuldu bu insanlardan, hayatında silah tutmamış, kavgaya karışmamış bu sözde" marjinalere" neden bombalarla, coplarla saldırıldı akıl alır gibi değil. "Polis imdat" eskiden ne demekti, şimdi ne demek? Silahsız insanlara saldıran, gaz bombalarını kafalara atan, yere düşene tekme atan, 20 kişi bir olup zavallı bir kızı döven, yaşlıya, çocuğa, kadına el kaldıran polise nasıl güvenir bu halk bir daha? Elbette tüm polisleri bir tutmuyorum, ben de farkındayım ki, gösterilere müdahale etmek hatta maalesef gaz bombası atmak onların vazifesi, gelen emri yerine getirmek zorundalar. Ama o gaz bombalarını insanların yüzüne atmanın, yere düşene vurmanın görev olduğunu söylemesin kimse bana.

Sadece polise olan güven mi sarsıldı? Ya medya? Sosyal medya olmasa ne olacaktı? Burnumuzun dibindeki olaylardan nasıl haber alacaktık? Medya ne zaman bu kadar yüreksiz ve korkak oldu? Kendi şehrimizde olanları yabancı basından takip ettik, medya imparatorları bunun utancını nasıl silecek?  Bir gazeteci başbakana iki soru sordu diye neredeyse heykelini dikecektik, pardon da zaten olması gereken bu değil miydi?

Bir sitem de iktidarı destekleyenlere. O meydanlardaki insanlarla aynı düşünmeyebilirsiniz, elbette özgürsünüz. Hükümetin istifa etmesini de istemiyorsunuz, istemeyebilirsiniz. Peki insanlık adına neden sesinizi çıkarmıyorsunuz? Zulmü, işkenceyi görmüyor musunuz? Kan kokusu, biber gazı kokusu sizin de burnunuza gelmiyor mu? Dayak yiyenlerin çığlıklarını duymuyor musunuz ara sokaklarda? Neden siz de bu zulme dur demiyorsunuz? Onlar sizin komşularınız, yeğenleriniz, okul arkadaşlarınız, düşman değil, terörist değil. Bunca zaman bizler sağcı-solcu, Kürt-Türk diye ayrıldık, ama Gezi parkı herkesi birleştirdi. Şimdi de " Meydanlardaki %50- evlerinde zor tutulan, iktidarı destekleyen %50" diye ayrılmayalım. Bu satıları okuyanlardan bazıları " Biz yıllarca zulüm gördük, siz neredeydiniz" diyebilir. Bilmiyorum, oradaydık, buradaydık, belki farkında değildik, belki cahildik. Siz şimdi neredesiniz? Madem bundan önce siz zulüm gördünüz, sizin özgürlükleriniz kısıtlandı, şimdi meydanlardaki halkı en iyi sizin anlamanız gerekmez mi?  "Biz çektik, onlar çekmesin, artık herkes özgürce yaşasın" demeniz gerekmez mi? Evleriniz de zor tutuluyormuşsunuz ya, durmayın evlerde siz de çıkın n'olur, gelin siz de yaralıların yarasını sarın, astımlılara ilaç, biber gazı yiyene limon götürün, bir iki tatlı söz söyleyin, gönül alın, kışkırtanlara inat dost eli uzatın. Sizin yaşam tarzınıza, başörtünüze, okulunuza karışana nasıl dur diyorsanız, tüm kısıtlanan özgürlüklere dur diyin. Çünkü bir gün biri gelir de sizin özgürlüklerinizi kısıtlamaya kalkarsa, giyiminize, ibadetinize karışırsa, yine hep bir olup "Dur" diyeceğiz.

Özetle, fikirlerimiz ve siyasi görüşümüz ne olursa olsun, bunu barışçıl bir şekilde dile getirelim, yakmayalım, yıkmayalım, birbirimizi dinleyip anlayalım. En önemlisi de şu, biz Gezi Parkı sayesinde düne kadar kavga ettiğimizin aslında kardeşimiz olduğunu anladık, birlik olduk. Bu birkaç günde yaşanan şiddeti, tatsız olayları unutalım ama bu birlik duygusunu hiç unutmayalım, yere düştüğümüzde uzanan dost elini unutmayalım.

Güzel ülkem, biz inandık artık, güzel günler göreceğiz güneşli günler.